Hoşgeldin Ziyaretçi, Giriş Yap yada Hemen Bize Katıl
CANLI SOHBET | EKLE
| DİL:
 
Gruplar >> LAİKLİK. >> Forum >> LAİSİZME BİR DE BURADAN BAKALIM

Toplam 1blog içinden 1 - 1 arası görüntüleniyor.



Gönderen: yalnizlik_paylasilmaz on Dec 11, 2009
LAİSİZME BİR DE BURADAN BAKALIM

Laiklik köken olarak Yunanca "laikos" sözcüğünden
gelmiştir. Eski Yunanlılar din adamı sınıfından olmayan, halktan
kişilere "laikos" demekteydi. “Laikos” sözcüğü Latinceye "laicus",
ondan da Fransızcaya "laic”, "laigue" “laicisme” olarak geçmiştir.
Laikliğin sözlük anlamı, “din adamı sınıfından olmayan kişi, dini
olmayan şey, düşünce, sistem ve prensip” demektir.

İngilizce’deki
"secularism", "secular" kelimeleri de “dünyevilik ve dünyaya ait olma”
anlamında laikliği karşılamaktadır. Ancak, Sekülarism “din ve devletin
ayrı ayrı özerk ve bağımsız kurumlar olmalarını”, laiklik ise “dinin
devletin mutlak otoritesi altında olmasını” savunmaktadır. Laiklik,
Katolik, Ortodoks ve Fransız kültüründe; Sekülarizm ise Protestan,
Anglikan Kilisesi, İngiliz ve Alman kültüründe etkili olmuştur. Bu
bağlamda laiklik, Katolik toplumlarda dinin siyasal alanının dışına
taşınmasını ifade ederken, Protestan toplumlarda bu çerçeve
genişleyerek sivil ve kişisel alanların da din dışılaştırılması
anlamlarını kazanmıştır.

Daha genel anlamda
laiklik, “bireysel ve toplumsal hayatın yönlendiricileri olarak din ve
devlet erkinin, etki ve egemenlik alanlarının/sınırlarının
birbirlerinden ayrılmasını sağlayan siyasi, hukuki ve idari kurallar
bütünü” olarak tanımlanabilir. Tarihi bir kavram olan laiklik, Batı
Hıristiyan toplumlarında yaşanan Rönesans ve Reform süreçlerinin ulus
devlet çerçevesi içinde şekillenmiş ve Aydınlanma düşüncesinden
doğmuştur. 

Osmanlı  İmparatorluğu'nda
aydınlanma dönemi diye nitelenebilecek bir dönemden söz edilemezse de,
“laik içerikli düşünce akımları” Tanzimat Dönemi’nde gelişmeye
başlamıştır. Bu dönemde batılılaşmanın hangi yol ve yöntemlerle
yapılacağı çerçevesinde tartışan aydınlar, laikliği açık ve net olarak
savunamamışlardır. Bunun neden, İslam’ın monolitik toplumsal ve siyasal
düzen anlayışını tehdit ettiği için dini çevrelerin şiddetli tepkisiyle
karşılaşmış olmalarıdır.  

Ancak, Tanzimat ve
Meşrutiyet dönemlerinde başlayan askeri, idari ve kültürel reformlar
Hıristiyan Batı Medeniyeti’nin etkisini giderek artırmıştır: Avrupai
tarzda idari sistemin yeniden düzenlenmesi, okulların açılması, ticaret
kanunlarının çıkarılması, yeni mahkemelerin kurulması vb. çabaları da
laik bir hukukun gelişmesine yol açmıştır. 

I.Dünya
Paylaşım Savaşı’nın sonunda Mondros Mütarekesi koşullarında gelişen
M.Kemal önderliğindeki Türk Ulusal Hareketi, kısa süreli bir
bağımsızlık savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine
demokratik olmayan bir Cumhuriyeti ikame etmiştir. İmparatorluğun tüm
askeri ve bürokratik geleneklerini devralan Türkiye Cumhuriyeti yepyeni
bir devlet olarak değil, Osmanlı devletinin yerine ikame edilen yeni
bir rejim olarak tarihteki yerini almıştır. 

Cumhuriyetin
ilk 15 yılında Kemalist hareket modernleşmeci bir tutumla Tanzimat’tan
beri devam eden ve İttihat ve Terakki Partisi döneminde duraksamayan
Batılılaşma çabalarına hız vermiştir. Kemalist hareketin modernleşmeci
çabaları, yukarıdan aşağıya doğru ve topluma dayatma biçiminde
sürmüştür. Böylelikle, Tanzimat’la birlikte somutlaşan Batılılaşma
çizgisindeki modernleşme çabaları Cumhuriyetle birlikte “laik milli bir
devlete” dönüşmüştür. Cumhuriyetin getirdiği laiklik din-devlet
ayırımına değil, dinin devlet kontrolünde tutulmasına dayandırılmıştır.
Bu nedenle Cumhuriyet tarihi boyunca toplumda ilerici-gerici, laik-anti
laik, doğulu-batılı vb. sorunsallar yaşanmış; bunlar üzerinden
yürütülen ulusal, sınıfsal, cinsel vb. ayrışmalar ve saflaşmalar
günümüze kadar devam etmiştir. 

Cumhuriyetin
kurulmasıyla birlikte yapılan yasal düzenlemelere bakıldığında sorunun
salt devleti laikleştirmekten ibaret olmadığı ve bazı önemli
değişikliklerin 1924 Anayasası’nın “Türkiye Devletinin dini
İslam’dır”(m.2) maddesi yürürlükte iken(bu ve onunla ilişkili bazı
maddelerin çıkarılması 1928 yılında gerçekleşmiştir) yapıldığı
görülmektedir. Bu bağlamda, 1924’de Halifelik ve Şeriye ve Evkaf
Vekaleti'nin kaldırılması, 1925’de Şapka Kanunu, Tekke ve Zaviyelerin
Kapatılması, 1926’de İsviçre Medeni Kanunun kabulü, 1928’de Harf
inkılabı, 1929’de Alman Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunun kabulü, 1930’de
İmam-Hatip okullarının kapatılması, 1932’de Ezanın Türkçeleştirilmesi,
1937’de laiklik kavramının Anayasa maddesi haline getirilmesi vb.
uygulamalar, Jakoben bir anlayışla devletin ve toplumun yukarıdan
aşağıya doğru ve zorla değiştirme/dönüştürme çabalarıydı.  

1937’de
laiklikle ilgili Meclis görüşmelerinde Hükümet adına konuşan İçişleri
Bakanı Şükrü Kaya özetle şunları söylemiştir: “Laiklikten maksadımız
dinin memleket işlerinde müessir ve amil olmamasını temin etmektir.
Bizce laikliğin çerçevesi ve hududu budur. Biz diyoruz ki, dinler,
vicdanlarda ve mabetlerde kalsın, maddi hayat  ve dünya işlerine
karışmasın. Karıştırmıyoruz ve karıştırmayacağız”. Bu anlayış ve
sonraki uygulamalar göstermektedir ki, bu dönemde laiklik genel bir
dünya görüşü ve ideoloji olarak algılanmıştır. Eğer sorun salt devleti
laikleştirmek olsaydı, o zaman kamu düzeninin dışında kalan bireysel
alana müdahale edilmemesi gerekirdi. 

Bu
nedenle Kemalist yazarların çoğunluğu laikliği, Batılılaşmanın ayırt
edici özelliklerinden biri olarak Türkiye’inin sosyal ve siyasal
hayatını değiştirmeyi amaçladığını savunmaktadırlar. Başka bir çok
yazar da, laikliğin Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin siyasal ve
toplumsal temellerini belirleyen en önemli ilke olduğu konusunda
hemfikirdir. Ancak, laiklik uygulamalarının amacının gerçekte ne olduğu
konusunda değişik açıklamalar ve yorumlar yapmaktadırlar. 1937’den beri
T.C. Anayasalarının temel hükmü haline gelen bir tür devlet
laikliği(başka bir ifade ile Kemalist laiklik) esas olarak “dini
devletin kontrolü altında ve düzenleme sahası içinde” ele almaktadır. 

1946’dan
itibaren çok partili hayata geçme kararıyla birlikte Cumhuriyet Halk
Partisi dine karşı tutumunu değiştirmeye başlamıştır. Hükümet, partinin
1947 kongresinde alınan kararlar doğrultusunda; sonraki iki yıl boyunca
hacılar için döviz temin etmiş, din derslerini seçmeli ders olarak
ilkokul programlarına koymuş, din adamları için imam-hatip kursları
açmıştır. Ayrıca Ankara Üniversitesi’ne bağlı bir İlahiyat
Fakültesi(1949) kurulmuş, din adamlarının denetimi Diyanet İşleri
Başkanlığı’na devredilmiş, 1950 seçim kampanyası sırasında da 25 yıldan
sonra ilk kez 20 Türk büyüğünün türbesi ziyarete açılmıştır.  

1950
Genel Seçimleri’nde Demokrat Parti’nin gündeme getirdiği önemli
konulardan biri de,   “geleneksel Müslüman nüfus üzerinde laikliğin
zorla empoze” edilmesi olmuştur. DP’nin programında da “Partimiz
laikliği, devletin siyasette dinle hiç bir ilgisi bulunmaması ve hiç
bir din düşüncesinin kanunların tanzim ve tatbikinde müessir olmaması
manasında anlar ve laikliğin din aleyhtarlığı şeklinde yanlış tefsirini
ret eder. Din hürriyetini diğer hürriyetler gibi insanlığın mukaddes
haklarından tanır” şeklinde bir hükme yer verilmişti. Bu yaklaşımla
iktidara gelen DP, ezanın Türkçe’den tekrar Arapça’ya çevrilmesi,
devlet radyosundan dini içerikli programların yayınlanması, İmam-Hatip
kurslarının düzenli İmam-Hatip okullarına dönüştürülmesi, din
eğitiminin önce ilkokul, sonra ortaokul programlarına konulması gibi
uygulamaları başlatmıştır.   

CHP’nin laiklik
uygulamalarını eleştirmesine ve bunun dinsizlikle eş anlama geldiğini
savunmasına karşın DP, hiçbir zaman laikliği ilkesel olarak reddetmemiş
ve özünde Cumhuriyetin dayandığı laiklik anlayışına bağlı kalmıştır.
Eğer batılı örnekleriyle karşılaştırılacak olursa bir anlamda CHP’nin
Fransız laisizmini, DP’nin ise modern topluma geçişin daha uzlaşmacı
biçimi olan Anglo-Sakson türü sekülerleşme anlayışını temsil ettiği
söylenebilir.

1961 Anayasası  ile laiklik
devletin temel nitelikleri arasında sayılmış ve ayrıca anayasanın
19.maddesiyle din ve vicdan özgürlüğünü teminat altına alınmıştır.
Siyasi partilerin uyacakları esasları belirleyen 57. maddeyle de
partilerin laiklik ilkesine uyma zorunluluğu getirilmiştir. 

1970’lerden
itibaren Türkiye’nin siyasal hayatında din-siyaset ilişkileri
bakımından ortaya çıkan en önemli gelişme, dini değerleri ön plana
çıkaran ve bir siyasal İslam partisi olarak kabul edilen Milli Selamet
Partisi’nin(MSP) kurulması olmuştur. Bu durum A.Yaşar Sarıbay’a göre,
Türkiye’nin modernleşme sürecinde MSP hareketine kadar dinsel muhalefet
kendi elit kadrosuyla ve kendi sosyo-ekonomik tabanıyla tek başına
varlık gösterememiştir. MSP, ilk kez, bir yandan Kemalist elitin
karşısında ikinci bir merkezin temsilciliğini üstlenirken, öte yandan
geleneksel kitlelerin siyasete katılmasının; bu kitlelerin kimlik
krizini çözmenin; sanayileşmenin doğurduğu sosyo-ekonomik yoksunlukları
gidermenin; bunların ötesinde İslami siyasal ideolojiye laik siyasal
sistem içinde meşruluk kazandırmanın aracı olmuştur. 

1982
Anayasası’nın din konusunda 1961 Anayasası’ndan farklı olarak
getirdiği  önemli düzenlemelerden biri, “din ve vicdan hürriyeti”
başlıklı 24. maddenin dördüncü paragrafında “din kültürü ve ahlak
öğretimi”ni ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler
arasında sayılmasıdır. Bir diğeri ise, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
genel idare içindeki konumunu düzenleyen 136. maddede Başkanlığın
“laiklik ilkesi doğrultusunda” görevlerini yerine getireceğinin
belirtilmesidir. Bunun anlamı İlter Turan’ın ifadesiyle “Türk devleti,
dini kendi politika ve eylemlerine yön veren bir güç olarak görmemekle
birlikte, ona, yararlı ya da gerekli görüldüğünde ‘devlet amaçları’
için harekete geçirilebilecek bir kaynak gözüyle bakmaya devam etmekte”
olduğudur.   

12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997
askeri müdahalesi dönemlerindeki benzer bir çok uygulama bu anlayışı
devam ettirmiştir. 28 Şubat askeri müdahalesi döneminde başlayan ve
hala devam eden/ettirilen toplumun laik ve anti-laik saflaşması siyasal
İslamın yükselen hükümet politikalarıyla da örtüşmektedir. 

Cumhuriyetin
kuruluş döneminde yapılan birçok reform gibi laiklikte Fransa'dan
alınmış, ancak bu kavramın tarihi temelleri, uygulama incelikleri ve
zaman içinde yaşadığı dönüşümleri süreç içinde dikkate alınmamıştır.
Ayrıca ne model olarak alındığı ilk dönemde ve ne de uzun tarihsel
süreçte(ve hatta şimdilerde bile) laiklik felsefi temelleriyle
kavranılmamış, dolayısıyla da laikliğin demokrasi ve toplumsal
örgütlenmede, zihinsel yapılanmadaki anlamlarından uzak kalınmış ve
batıdan alınan bir çok model gibi bu da bir tür şablon gibi
kullanılmıştır 

Gelinen noktada, üniter devlet
yapısında olduğu gibi, Kemalist laikliğin de artık ciddi bir şekilde
sorgulanmaya başladığı bir gerçektir. Gerek siyasal İslamın hükümet
politikaları ve gerekse AB birliği müzakere süreci ve daha da önemlisi
uzun yıllardan beri laik uygulamalarının tecrübesi yeni açılımları
dayatmaktadır. Bu nedenlerle şu anda uygulanmakta olan devlet
laikliğine karşı özgürlükçü ve demokratik bir laiklik için anayasa ve
yasalarda bazı temel değişikliklerin yapılması önem kazanmaktadır. 

Bu
bağlamda ve özetle şu öneriler sayılabilir: a)Devlet dine ve inanca
müdahale etmemelidir. b)Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan
kendisini ayırmalıdır. c)Din ve devlet işleri birbirine
karıştırılmamalıdır. d)Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilmeli ve dinle
ilgili her şey devlet kayıtlarından silinmelidir. Nüfus cüzdanlarından
dinle ilgili bölüm çıkarılmalıdır. e)Din eğitimi ve öğretimi, ibadet
yerlerinin yapımı, bakımı, onarımı, dinsel eğitim fonları ve
kadrolarının sağlanması mezhep, cemaat ve kişilerin kendilerine
bırakılmalıdır. f)Tüm devlet okullarında din eğitimi dersleri
kaldırılmalıdır. Laik ve bilimsel eğitim kamuya ait bütün eğitim ve
öğretim kurumlarında zorunlu olmalıdır. g)İnanç özgürlüğü, din, mezhep,
tarikat ve inanmama özgürlüğü olarak tanınmalıdır.  ı)İnsanlar ibadet,
inanış, giyim ve yaşam tarzlarında tam serbestliğe sahip olmalıdır. Hiç
kimse şu ya da bu farklılığından dolayı ayrıma tabi tutulmamalıdır. 





--------------------------------------------------------------
Hayat bir paylaşımdır
Başa Dön
Jun 16, 2019

Tweet This

Copyright © 2007-2010 TurkSpace, Inc. All rights reserved.