Hoşgeldin Ziyaretçi, Giriş Yap yada Hemen Bize Katıl
CANLI SOHBET | EKLE
| DİL:
 
FORUM
Yeni Mesajlar | Konularım | Profildeki Forumlar | Kullanıcı Ayarları | Takip Ettiklerim
Yanıt Yolla
Haydar Volkan
Toplam Görüntülenme: 4153 - Toplam Yanıtlar: 3
Apr 23 2012, 12:20 pm - yazan hewalist

Özel Mesaj

Yaşamı / portresi
Asistanları ve Dostları gözüyle 
A.Haydar Volkan’ın portresi
 


Tevazuu dolayısı ile bu WEB içindeki birçok yazıya ve aşağıdaki öz geçmişine en başta Haydar Volkan kıyamet koparttı. Zira O, kedisine kimliği sorulduğunda; büyük bir tevazu ile hep “- Ben bir hiçim.” demekle yetinmiş biri. Herkes de bu sözü pek fazla ciddiye almış olacak ki, Haydar Volkan’ı herkes bir hiç zannetmiş. Bunun için de bugüne kadar hakkında bilinmesi gereken hiçbir şey bilinememiş. Şirketinin WEB sayfası yok. İnternet’te hakkında yeterli bir bilgi yok. Ölecek gidecek. Ondan ve değerlerinden kimsenin haberi yok. Bir zamanlar kendisi ile çalışan -Kim Kimdir- kitabının başındaki kişi bile, ilk gününden bu zamana değin, Haydar Volkan’ı bu kitaba sokamamış. Adamın duvarında bir tek fotografı, ömründe açılmış sergisi, fotograf dergilerinde röportajı, basılmış tek bir eseri yok. Ama daha gönlünde yapacağı çok şey var. Bu sebeple kendisini seven bizler, en başta kendisinin tüm karşı çıkmalarına rağmen, bu siteyi Onun adına gerçekleştirmeyi, kendimize görev bildik. Zira Onun kendisini ve eserlerini Türk Milletinden Ve Dünya Milletlerinden, bunca sene saklamak hakkı da yok. Bu işin hiç de kolay olamayacağını bildiğimiz için, araya hiç kıramayacağı birini koyduk. Hakk ve Halk adına bu WEB sitesi için, Kendisinden bize karışma yetkisini de aldık. Bu siteyi ziyaret edenler bu gerçeği öncelikle iyi bile.. Ve Altmış sene kendine karşı tevazuu ile haksızlık etmiş olan Haydar Volkan’ı görgüsüzlük, bilgisizlik ve terbiyesizlikle kimse suçlamaya.. Ortada Bir suç varsa Onu çok seven bizler işledik. Televole kültürüne karşı, bundan daha büyük suçları işlemekte de, hiçbir mahsur görmüyoruz. Ayrıca biri Onu suçlayacak olursa; hepimiz başımıza gelebilecekleri hayâl bile edemiyoruz. Çünkü Üstat bize olacakların hepsini, önceden izah ve ihtar etti zaten. Buna rağmen bu WEB sitesinin gereği kadar üzerine gideceğiz. Ve çirkinliklerden bıkmış milletimize, karınca kararınca bir güzellik sunacağız. Siteyi ziyaretinizden dolayı teşekkür eder, lütfen tenkitlerinizle ve varsa Üstat hakkında bildiklerinizle bu siteye katkılar sağlamanızı bekleriz. 

Bu WEB sitesine emeği geçen Herkes



Ali Haydar Volkan 2. Dünya savaşı sırasında: 21.Mayıs.1944 Yılında doğmuştur. Babası bestekar ve rebabî Sabahaddin Volkan, annesi ise piyanist Mukadder Volkan’dır. Her iki ailenin de erkek taraflarının kökü İstanbul'un fethine kadar dayanmaktadır. Annesinin anneannesi çok genç yaşta İstanbul’a gelmiş, bilâhare Müslüman olmuş bir Alman’dır. Anne ailesinin yapısı aristokrattır. Ailede alimler ve filozoflar vardır. Üç yaşında silâh, beş yaşında fotograf makinesi kullanmaya başlayan Haydar Volkan, Dört yaşında henüz kalemşör olamamasına rağmen şiir yazmaya başlamış, kalem kullanmadan önce de o yaşlarda daktilo makinesi kullanmayı başarmıştır. Annesi KırkBir kendisi OnAltı yaşındayken annesini kaybetmiş, zaten hiç çocuk olmamış olan Haydar Volkan, bundan sonra daha da büyük bir süratle, çok ciddi bir olgunluk dönemine girmiştir. 

Haydar Volkan, anne tarafından Osmanlı İmparatorluğunun en son Kaptan-ı Deryası Hacı Vesim Paşa' nın son torunu ve anne ailesinin evlad-ı ekberidir. Baba tarafı ise, Abdülkadir Geylanî hazretleri ile doğrudan rabıtalı olmakla, Haydar Volkan Hz.Abdülkadir Geylâni’nin, Yirmiİkinci göbek torunudur. Babaannesinin babası ise, harpte esir düşmüş, ancak ülkesine geri dönmeyerek Müslimanlığı kabul edip, Türkiye'de kalmış bir İngiliz subayıdır.. Baba ailesinin yapısı, genellikle sanat, ticaret, ticari ilimlere yönelik ve burjuvadır. 

Haydar Volkan’ın ‘74 senesindeki Evrensel başarısından sonra, Dünya milletleri önünde sahneye çıkarak, “- Bugün şadım ki; Sizlerin önünde oğlum beni geçti..” deyip, Haydar Volkan’ı alnından ağlayarak öpen babası ile Haydar Volkan’ın, bu hadiseden sonra, Sabahaddin Volkan Seksen yaşında vefat edene kadar, arkadaş kadar yakın bir dostluğu olmuştur. Bu durum, baba oğlun aralarındaki ciddi yaş farkına, o günün kültür ve saygı değerlerine göre, Haydar Volkan için, çok ciddi bir kültür ve bilgelik vasatına işaret eder.

Bu iki köklü İstanbul ailesinin evlâd-ı ekberi olan Haydar Volkan, müthiş yoğunlukta bir kültür ve sanat çevresinde, önemli bir gelir ve servet içinde büyümüştür. Dünya için antik ve bilimsel değeri olan, Padişah tarafından yaptırılmış, saray yavrusuna benzeyen, Üsküdar Şemsipaşa’daki yalıları yandığında, içinde çoğu el yazması 66.000 kitap ve o güne kadar Türkiye’de neşrolunan, bütün gazetelerin nüshaları da maalesef yalı ile birlikte yanmıştır. Halen de binlerce kitap ve dokümandan oluşan kütüphanesi, Haydar Volkan için en büyük servetidir.

Bütün bunlara rağmen, hiçbir zaman tevazuu elden bırakmayan ve şımarmayan Haydar Volkan, Kadıköy Maarif Kolejindeki tahsil hayatından sonra, Türk maarif sistemini reddetmiş ve kendi eğitimi ile bizzat kendisi meşgul olmuştur. Esas servetin, beyin ve gönülde olduğuna çok genç yaşta inanmış olan Haydar Volkan, hayatı boyunca, cemiyeti ve kendisi için lâzım olacakları öğrenmiş ve halâ da kendisi ve cemiyeti için lüzumlu gördüklerini öğrenmekte olan bir insandır. Çok insanın hiç bilmediği bir tarafı, Haydar Volkan'ın son derecede çağdaş yaşamına rağmen, mükemmel bir din bilgisinin ve doğduğundan beri de, Mevlevi tarikatı mensubu olması ve bu konuda, Evrensel çapta bir eserinin dahî bulunmasıdır. Yine çok az kişinin bildiği, Haydar Volkan’ın diğer bir özelliği de, Türk musikisini çok iyi bilmesi ve uzun bir müddette bu musikiyi icra etmiş olmasıdır. Ses tellerine yanlış bir müdahale ile talihsiz bir ameliyat sonrası, 3.4 oktav olan sesini maalesef kaybetmiştir. 

Gayet mazbut bir aile yaşamına rağmen, kaderin bir cilvesi olarak, altı kere evlenen Haydar Volkan'ın, bir kızı, ancak yetişmesine yardımcı olduğu, Türkiye ve Dünya'da yüzlerce genç evlâdı vardır. Yarım asrı aşmış olan ömründe, Şiir yazmak, kitap yazmak, senaryo yazmak, fotograf çekmek, heykel yapmak, giysi çizmek, iç mimari veya peyzaj uygulamalarında gösterdiği sanatsal başarılar yanında, spikerlikten tonmaysterliğe, soğuk demircilikten kumaşa desen basmaya kadar, çok üst seviyede uyguladığı, birçok sanat, zanaat ve iş dalı da vardır. Akla gelen tüm yönleri ve işçiliği ile multivizyon gibi çok zor bir işi, başından sonuna kadar tek başına ve büyük bir rahatlıkla yapabilen, Dünya'da ilk tek ve de muhakkak ki son kişidir. Haydar Volkan’ın Dünya teknolojisinde halâ kullanılan, bazı icatları da vardır. O, eksikliğini hissettiği bir şeyi piyasada bulamaz ise; icat eden ve bunu da kimseye söylemeyen, böyle bir iş doğalmış gibi icadı ile övünmeyen, mütevazıdan da öte tuhaf bir yapıya da sahiptir. O her nedense? 

Başarıları, muvaffakiyetleri, zaferleri konusunda konuşulmasından hiç hoşlanmaz. Hatta en nefret ettiği husus, haklı çıkmasıdır. Ancak ve ne yazıktır ki; her zaman ve her surette, haklı çıkacak bir alt yapıya ve kültüre sahiptir. Haydar Volkan çiçekleri dalında, yaratıkları ortamlarında, çocukları suallerinde, gençleri azimlerinde, iş adamlarını tevazularında, sanatkârları da eserlerinde sayar ve/veya sever. Ancak Onun en önemle üzerinde durduğu husus: Bizim bildiğimizin tamamen tersine olan bir husustur. Bu evrensel husus da: “ Gençlerin sayılması, yaşlıların sevilmesi gerektiği iddiasıdır. ” Ve kendisi bu hususa özellikle de riayet ettiği için, gençler tarafından çok sevilir. Bu konuda şöyle bir savı vardır. “- Henüz kendini bile tanımayan dolayısı ile de, kendisini bile sayamayan, saymasını bilemeyen bir genç, nasıl olur da, beni sayabilir? O, benim görmem gerekli olan saygının raddesini nasıl bilebilir? O raddeyi bilebilecek olan kişi, benden daha yaşlı olan bir kişidir. Olsa olsa bir genç, ancak bana hormet edebilir. Ve fakat her genç sevmesini bilir. Ve her genç beni de başka yaşlıları da sevebilir. İş ki; ben yarınlarımızı teslim edecek olduğumuz o gençlere lâyık oldukları saygıyı gösterebileyim. Sonrası zaten kendiliğinden gelişecektir..” 

Keza O, hiç renk vermeden bir kral ile kral, çöpçü ile çöpçü olabilecek kadar rahat, olgun ve komplekslerden arınmıştır. Ne gözünde birini büyütür. Ne de gözünde birini küçültür.. Ciddi olarak tahammül edemediği husus: Küstahlık, terbiyesizlik, haksızlık ve haddini bilmezliktir. Böyle bir durumda muhatabı kral dahî olsa, gerekeni hiç tereddüt etmeden yapar. 

Şam işi, Arabesk, barok, luikenz gibi Yedi salonu da kuyruklu piyanosuna kadar, ayrı sitilde dekore edilmiş, haremlik selâmlık bölümleri ile saray yavrusunu andıran bir yalıda doğmuş olan Haydar Volkan, gerek yaşadığı ortam, gerek muhatap olduğu kişiler, gerek her kültürden dinlediği müzikler, gerekse önünde konuşulan lisanlar sebebi ile Dünya’da çok az kişiye nasip olabilecek akademik, klâsik, bir o kadar da modern, hem Mevlevî' lerin sema’ ettiği, hem insanların dans ettiği, bahriyelilerin, alimlerin, ecnebilerin, sanatkârların, aşıkların, şeyhlerin, Sakallı Celâl Neyzen Tevfik gibi filozofların cirit attığı, normal bir insan için, Cennet denilebilecek, her yeni günü ayrı bir fakülte ayrı bir tahsil olan, ruya gibi bir ortamın yaşayan eseridir. O yalıda çalışan hizmetkârların çocukları bile, bugün Dünya çapında insanlar olmuşlardır. Reklâm ve medya dünyası, tesadüfen Haydar Volkan gibi bir duayeni bağrında saklıyor olmaktan, kıvanç duymalı ve ondan azamî derecede yararlanmaya çalışmalıdır.

Ne yazıktır ki; O da benzerleri gibi, bu kültürsüz ortamın malı olmaktan, çok üzülmüş, çok yorulmuş, çok yıpranmış, çok usanmış, hattâ çok utanmış, mütevazı ve gerçek çok yönlü bir sanatkârdır. Dünya'nın başka bir ülkesinde doğmuş yaşamış ve eserlerini orada vermiş olsaydı; yenmedik meyvesini bırakmazlardı. Oysa, bu devasa sanat ve deha ağacının, ülkemizde yenilmeden dibine dökülmüş ve hiçbir işe yaramadan, kendi gölgesinde çürümeye terk edilmiş, nice meyvelerinin olduğunu görmek, bu milletin, sanatkârlarına verdiği değerin, acıyla anlaşılması açısından, çok önemli bir gösterge ve bir o kadar da elim bir manzaradır.. Bir Türk olarak O Evrensel’e sonsuz saygılarımızla...

Derleyenler
Asistanları & Arkadaşları

 TürkSpace Site Yöneticisi OwnSkin Preview

hewalist

 
 

 

Apr 23 2012, 12:20 pm - Yanıtlayan: hewalist

Özel Mesaj

Ailesi /Genel 
Haydar Vokan'ın yakın ailesi hakkında


Haydar Volkan’ın baba tarafı, o günün kendine özgü yapısı ile burjuvadır. Ancak o günün burjuvası, bugünün burjuvasını tarif etmez. Ayrıca bugün Türkiye için, henüz bir burjuvaziden söz etmek de, maalesef mümkün değildir... Birilerine burjuva denilebilmesi için, o kişilerin ve ailelerin gerçek alimler ve sanatkârlar ile el ele, gönül gönüle, fikir fikire birlikteliğinin olması gerekmektedir. Bugün partilerine sadece sahne yıldızlarını çağıran, ama gerçek sanatkârları davet etmeyi bile bilemeyen zenginlerin, burjuva olabilmeleri için, eskinin burjuvası veya aristokratı Haydar Volkan’ın düşüncesine göre: Cumuhuriyet Türkiye’sinin 200 YIL ikmal etmesi gereği vardır.

Babası da Yedi göbek İstanbullu olan Ali Haydar (Volkan) Efendi, Kapalıçarşı’da mobilya ve mefruşat üzerine dükkânları ve çarşı dışında imalâthaneleri olan, büyük bir tüccardır. O zamanın eşrafının ikamet ettiği Fatih Karagömrük*1 mahallesinde ikamet etmektedir. Ayrıca kendisi mahalle eminidir. İlk eşinden bir kız, ikinci eşi Mürşide hanımdan İki kız İki erkek evlâdı vardır. Haydar Volkan’ın babası olan Rebabî Sabahaddin Volkan, ailenin Üçüncü evlâdıdır. 

 

Ali Haydar Efendi, harb-ı umumî esnasında, kefil olduğu bir tüccarın üç katar (OtuzÜç vagon) malı Sirkeci gümrüğünde beklerken, bu kişinin camide ve namaz esnasında, sırtından vurularak öldürülmesi neticesinde, kefaletini yerine getirmek sureti ile bir anda sıfır olmuş, borçsuz ama aynı zamanda da harçsız kalarak, dolayısı ile de bütün envalini (varını yoğunu) borçlara kapatarak, emini olduğu Karagömrük mahallesinden ayrılmak sureti ile sonraki hayatının mahfî (gizli) kalması için, o zaman Fatih’e çok uzak bir yer sayılan, ve de genellikle aristokratların rağbet ettiği Göztepe’ye yerleşmiştir. 

 

Bu nahoş sebeple Babasına ve aileye bakmak için, Sabahaddin Volkan henüz okuduğu yıllarda, Banco di Roma’da bilfiil çalışmaya başlamış, o tarihlerde Beyaz Ruslar’ın da İstanbul’a akın etmiş olmaları dolayısı ile bu kişilerden bankacılığın bütün detaylarını, püf noktalarını öğrenmek fırsatını da elde etmiştir. İlerideki yıllarda da, Meşhur Kömürciyan Efendinin parmakla gösterilen talebeleri arasında sözünden edilir olacak; bu sebeple de İş Bankası’nın kuruluşuna, büyük emeği ve katkı payı dokunacak, hattâ İş Bankası kurucusu Sayın Celâl Bayar’a bizzat fiş kesmesini bile öğretecektir. 

Yine pederi İstanbullu olan Av.Muhiddin Beyefendi, okuduğu bütün okulları ve Hukuk Fakültesini birincilikle bitirmiş başarılı bir avukattır. Hacı Vesim Paşazade Neş’ecan (Taluk) Hanımefendi ile evlendiğinde, henüz YirmiBir yaşındadır. Bu izdivaçtan Bir yıl sonra Haydar Volkan’ın annesi Mukadder Taluk Dünya’ya gelir. Ve fakat ne hazin ki; Muhiddin Beyefendi bu doğumdan bir yıl sonra, henüz YirmiÜç yaşındayken, maalesef kızına da miras bırakacağı, kalp hastalığı sebebi ile çok genç yaşta ölür. Bu şekilde Mukadder Taluk anne ve anne babasının nezaretinde ve velayetinde, tam bir aristokrat disiplini içinde büyür. 

 

Mukadder Taluk’un annesi Neş’ecan Taluk hanımefendinin Göztepe civarlarında bir köşk alma ya da yaptırma isteği esnasında, Talih Haydar Volkan’ın annesi ile babasını Göztepe’de karşılaştırır. Ve Mukadder Taluk Sabahaddin Volkan’ı Üsküdar’daki yalılarına davet eder. Bu ziyaret esnasında kabul salonlarından bir tanesinde mevcut olan piyanonun başına geçen Mukadder Taluk’a Sabahaddin Volkan keman ile eşlik eder. Yarım saat kadar birlikte çalarlar.. Böyle bir paylaşımla başlayan bu birliktelik Haydar Volkan OnAltı yaşını idrak edene kadar devam eder. Ve Mukadder Volkan KırkBir yaşına bastığından birkaç ay sonra kalbine yenik düşerek Hakk’ın Rahmetine kavuşur. 

 

Haydar Volkan, hem büyük babasını hem de dedesini tanımadan Rahmet-i Rahmana kavuşmuş olmalarına rağmen, anneanne babası Sıddık Oğlu Lûtfi Taluk Beyefendiyi tanımış ve hatta kendisinin terbiyesine de kültürüne de bu muhterem kişinin dahli ciddi şekilde dokunmuştur. 

 

Haydar Volkan’ın ilk eşi yurt dışında müessif bir trafik kazası neticesinde Hakk’ın ağuşuna kavuşmuş, belli bir süre sonra Haydar Volkan, esasen gençlik arkadaşı olan Yunanistan –Yenişehir eşrafından Suphi ve Cemile Kermenli’nin kızı Sezi Kermenli ile evlenmiş, bu evlilikten Lebriz Volkan isimli bir evlâtları doğmuştur. Lebriz Volkan iş kadınıdır. Haydar Volkan halâ Göztepe muhtarlığının en uç köşesi olan Çiftehavızlar*2 mevkiinde ikamet etmektedir .

 

Arkadaşları & Asistanları

 

Karagömrük*1    =Karagümrük yanlış
Çiftehavızlar*2   =Çiftehavuzlar yanlış
Koruçeşme         =Kuruçeş me yanlış
Çerağan Sarayı  =Çırağan Sarayı yanlış
Ergavan             =Er guvan yanlış 
Mutbak             &nb sp;=Mutfak yanlış

 TürkSpace Site Yöneticisi OwnSkin Preview

hewalist

 
 

 

Apr 23 2012, 12:21 pm - Yanıtlayan: hewalist

Özel Mesaj



Ailesi /Babaağacı 

 



Fethiyeli Ali Haydar
Efendi
( Volkan )
Emine MürşideHanım 
( Volkan )

 

 

 

İrfan Volkan
Vahit Sağnak

 

 

 

 
Safter Sağnak
Samiha Erez

 

 

 

 

Tanju Sağnak
Hüsniye Zan

 

 

 

 

 
Selim Noyan Sağnak
Aylin Yılmaz 

 

 

 

 

 

Rengin SimlâSağnak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            &nb sp;                 

Tibet Tan Sağnak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            &nb sp;               

Teoman Sağnak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Okan Sağnak
?          ?

 
?       Sağnak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Boran Sağnak
Serap       ?   

 

 

 

 

 

 

 

 

         

            &nb sp;                  

Rauf Sağnak
Nevin Türkşen

 
Timur Sağnak
Siv Johansson

 

Esra Cemile Sağnak
Nejat Demirtaş

 

 

Kaan Demirtaş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Victoria Yasemen Sağnak

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Neslihan Sağnak
Ziya-ul Haq Khan

 
Kerem Haq Khan

 

 

 

 

 

 

 

 

            &nb sp;                 

Mesadet Sağnak
Ferit Göksel    

 TürkSpace Site Yöneticisi OwnSkin Preview

hewalist

 
 

 

Apr 23 2012, 12:28 pm - Yanıtlayan: hewalist

Özel Mesaj

 Eşref-i mahlukat'a ev kapısının anahtarı, okula başladığı ilk gün bir kerre verilir. Ve o anahtarı orada burada şurada unutması ve/veya kayıp etmesi, hiçbir veçhile kabul edilebilir meselelereden değildir. 

Esref-i mahlukat, karşı komşusundan limon istemeye gittiğinde, anahtarını yanına almaz ya da paspası kapı arasına koymaz ise; komşusundan limondan önce çilingire telefon etme recasında bulunmak zorunda kalır.

Eşref-i mahlukat anahtarı yanına almadan çıkmakla da kalmayıp, bir de anahtarı kapının üzerinde unuttuysa, durum daha da vahimdir. Bu hallerde bazen çilingir de fayda etmediğinden, yandaki dairenin balkonundan evin balkonuna geçmek sureti ile netice almak istenecektir. Bu hal: Hırsıza yol göstermek, çocuklara kötü misal teşkil etmek, en ufak camı sökerek ya da kırarak netice elde etmek demektir. 

Halkı çaktırmadan makaraya saran dizilere özenildiği üzre: Eşref-i mahlukat eve geldiğinde, anahtarını portmantoda bulunan çanak ya da sepete basket şeklinde attığından, top muamelesi yaptığı ev anahtarlarını, çoğu sabah attığı yerde unutarak evden çıkar. Akşam eve geldiğinde de ise, sepet gibi basamaklara oturarak, eve girebilmek için, diğer ev sakinlerinin gelmesini bekler ki; sıklıkla tekrarlanan bu durumda geçen uzun zamanlar, genellikle tahsil hayatında olanlar için, hiç de iç açıcı neticeler doğurmaz. 

Eşref-i mahlukat, sevdiği kişiye evinin anahtarını vermekle: Hem muhatabına hem de istikbaline karşı, iyi niyetle ve fakat çok büyük bir hata yapmış olabilir!.. O anahtarın ayrılık sebebi ile geri alınması ve kilidin göbeğinin değiştirilmemesi halinde, bir gün eve dönüldüğünde: Tarumar ve bütün değerleri paramparça edilmiş veya bütün eşyaları taşınmış bir evle ve/veya banyoda bilekleri kesik bir ceset ile karşılaşılması gayet mümkün olabilecek olaylardandır. 

Eşref-i mahlukatın fevkalade sevdiği anahtar paslaşmalarından biri de, saksı arkası paspas altı gibi özellikle hırsızların hiç bilmediği ve de akıl edemediği yerlerdir. Bu sebeple ve her nedense talan edilen ev çok olmuştur?!. Ve ne gariptir ki; kocaman kacaman evler almaya paraları yetenlerin, kopya anahtar yapmaya ne paraları ne de küçük akılları yetmez. 

İnsan-ı kamil için anahtarın yeri cep veya bir çantadır. Ama Eşref-i mahlukatın sürekli yaptığı gibi, elde anahtar taşımak hiç değildir. Bu şekilde sağda solda unutulan anahtarların da sahiplerine açtığı dertler, burada sayılamayacak kadar çoktur.

Bazı Eşref-i mahlukat, hayatında hiç ev anahtarı taşımak gibi bir ihtiyadı olmadığı için, eve geldiğinde kendisine kapı açması adına en yakınından birini ve tabii annesini, otomatik kölesi olarak kapıcılığa tain eder. Bu şekilde çeyrek asrı tamamlamış ve hala anasına kapı açtırtan(!)ları tanırım ben. Bu rezilliği tavzih edecek lugatimde tek kelime bulunmamasına rağmen, benim de tanıdığım ve hayranı olduğum böyle biri vardır. Evinin arazisi Vatikan şehrinden daha büyük, günündeki nüfusu 15.000 kişi ile yerleşik Vatikan nüfusundan daha ziyade, evinin anahtarı da cebe sığamayacak kadar haşmetli bir anahtar olan birisidir, benim tanıdığım bu muhteşem muhterem. Söz konusu olan ev Topkapı Sarayı, sahibi Fatih Sultan Mehmet Cihangir Han, işi de Hükümdarlık ya da Hükümranlıktır. Bilmem o analar ile evlatlara durumlarının salaklığı hakkında bu çizdiğim fotograf bir bilgi verir mi acaba?!..

Eşref-i mahlukat genelikle her yerde ve konuda kaybolma korkusu içinde yaşadığından, kolyesine kösteğine bilekliğine adını yazdırır ki, kayıp olduğu zaman isminden arayıp bulsunlar diye. Daha ileri eşref-i mahlukat ise, anahtarlığına da ismini yazdırır ki; şayet kendisi kayıp olursa, anahtarlık kendisini arayıp bulsun diye.

Çoğu zaman eşref-i mahlukatın anahtarlığı anahtarından daha fazla söz eder ki, bu durumun görgüsüzlüğe delil teşkil ettiği gerçeği de hiçbir zaman unutulmamalıdır

Eşref-i mahlukat için, hele zenginse: Kaşane, kat, yat, jip, jet vbg. anahtarlar ve de anahtarlıklar ile gösteriş yapmak, tabii bir mesele değildir. Asıl mesele kimin neyi ya da neyin kimi satın aldığı meselesidir?! Bir araç bir fert için amaç halini almış ise; o kişiye her doğum gününde, değişik tiplerde İngiliz anahtarları hediye etmek gerekir. 

Eşref-i mahlukat anahtar arttırmaya insan-ı kamil anahtar azaltmaya çalışır.

Eşref-i mahlûkatın bir de kibirle cezalandırılmışları vardır. Onlar her şeye tepeden bakmakla ve umursamaz olmakla mükemmel oldukları zehabındadırlar. Bu sebeple de, Onların Bağdat caddesinde gezmek için kullandıkları dört çeker demir eşeklerine “jeep” denir. Ve Onlar bu jeep’lerinin ön tarafına, tenasül hayatlarının en mümtaz siması olan 3 – 5 yaşlarındaki oğullarını ayakta ve burnu cama dayalı olarak bulundururken, yana yakıla evlendikleri karılarını (bize göre eşleri demek gerekir.) arka koltukta hizmetçi gibi, lûtfen ve tabii kemeri bağsız oturtturarak, kendileri de sol kollarını ölü gibi camdan dışarı sarkıtarak, cümle āleme magandalık seviyelerini teşhir babında hava basarlar. Bu müthiş ve her şeyi umursamazlıkla donanımlı bir salaklıkla, kontak anahtarını kontak üzerinde ve kapıları da kilitli unuttuklarında: Jeep’lerinin önünde sönmüş balondan beter bir hâlde kalırlar! ( Devam edecek. Not: Jeep aslında bir arazi aracının tipi değil; bu tip arabaların ilklerinden birinin markasıdır. Ve Türk diline lûgat-i galat olarak arazi otosu anlamına yerleşmiştir.)

‎1. Dağı tepeyi araziyi Bağdat caddesi ile karıştırarak, caddede jeep kullanmak sureti ile hava kirliliğine ciddi katkılarda bulunmayı marifet sanan, bu eşref-i mahlûkatın hiçbir şeyi umursamaz hālini bilen ve o jeep’i esasen bu türler için imâl eden insan-ı kâmiller, bu tür yüksek rakımlı araçları alanların, alçak rākımlı insiyaklarına uygun olarak, özel bir alarm sistemi dahî geliştirmişlerdir. Buna göre: Anahtarını kontakta unutup kilitli kapı önünde sönmüş balona dönenler, Demir eşeklerinin acantasına telefon etmek ve gerekli bilgileri vermek sureti ile uzaydan kumanda sistemi ile kilitli kapının açılmasını temin edebilmektedirler. Tabii bir dağ başında onsuz yaşayamadıkları telefonlarını da içeride unutmadılarsa...

Yakılmayan sinyaller, sokaklara atılan çöpler, ölü misal dreksion tarafından dışarıya sarkıtılmış sigaralı eller, ön cama dayalı velet burunları, hizmetçi gibi arka koltukta oturan karıları ile Bağdat caddesinde Dünya fethine çıkan bu eşref-i mahlukatı, çocuk yaşlarında fetih etmiş olan sigaraları bittiği zaman, en yakın meskürat bayii önünde ve yol ortasında durup, flaşör de yakmadan kontak da kapatmadan, daha doğrusu bu fuzuli işler ile uğraşmayı kendine zül saydıklarından, bu zevat jeep'lerinden inip, sigara almaya giderler. Yaradan sadece özenle Onları değil; başka eşref-i mahlukatı da bezenle yarattığı için, bu durumu izleyenlerinden biri, alesta çalışır jeep'i görünce, atlayıp dreksiona topuklamaz mı, o demir eşeği?!. Tabii topuklar... Bu iki eşrevf-i mahlukatın bir anahtar üzerinde birleşen kaderleri için, şerefilerine şampanya patlatalım arkadaşlar

Patlamış şampanyalarla seyir olunacak iki ayrı manzaradan şimdi biri şudur. Sigarasını almış olan eşref-i mahlukatın artık jeep'i, cep telefonu, veledi ve avradı yoktur. Ve onların tümünü bir başka kendince uyanık eşref-i mahlukat, açık kontak şeklinde kaçırmıştır. Ve sigara paketi ile başbaşa ve feci çaresiz kalmış olan, düdük makarnası mesabesindeki cadde görgüsüzü eşraf-i mahlukat, şimdi ana avrat küfür etmekte ve kaçırılan cümle teferruatını yakalamak için taksi beklemektedir.

Eşref-i mahlukattan olmak, hem de Bağdat caddesinden güpegündüz jeep araklamak pek kolay iş değildir. Bir eşref-i mahlukat için daha zor olan: beklenmedik bir jeep, şımarık bir piç, istenmedik bir hiç ile jeep'i çalmış olmaktır. Jeep'i çalınan herşeye müstahaktır da; jeep'i çalan bu iki safraya dayanabilir gibi olmadığından, ilk müsait yerde ikisini de hem başından, hem de jeep'ten atıp, doğruca sökümhaneye vardığında, bir "Oh!.." çekmiş, kendi hissesine düşen mangırı kaptığı gibi, Agop'un meyhanesine yollanırken, elindeki kontak anahtarına bakarak nedense pek bir efkarlanmıştı. O da istemez miydi, yolda ektiği fıstık gibi bir karısı velet gibi bir oğlu ,mutlu bir yuvası, bir ailesi, bir arabası bir işi ve cebinde bol anahtarları olsun?!. İsterdi tabii. Ama bunlar yoktu nedense. Ve o hırsla attı jeep'in anahtarını nam-ı diğer Boklu dereye..

Eşref-i mahlûkat-ül cins-i lâtif jeep'den atıldığı kaldırımda "-Annem'i" ile birlikte kocasız, jeep'siz, telefonsuz, anahtarsız, parasız, çantasız dımdızlak kaldığı için, çaresiz bir halde hırsından titremekte ve ağlamaktaydı. "-Bütün bunlar neden bizim başımıza geliyor?" diye, kendi kendine, yine çok yanlış bir sual sormuştu? Oysa kendine sorması gereken 
"-Neden sürekli hem de salakça hatālar yapıyoruz ve de belâlara kaşınıyoruz?.." şeklinde bir sual olmalıydı. Bu takdirde, Ona yardım edebilecek bir insan-ı kâmile de rastlayabilirdi hayatında... Ancak, doğduğu günden beri kendine ve herkese sorduğu her sual, kendini merkeze alan ve tabii hep yanılan düşünce mahsulüydü. Zira Onun tüm ömrü ve düşünce hamulesi: Dizi dizi TV izlemekte birinci ve yalan Dünyalar kakafonisi şeklindeydi. (Not: Bilumum eşref-i mahlukat, evlâtlarına son moda olarak, kendi sıfatları ile hitap ederek "-Annem, ablam, teyzem" dediği içindir, yukarıdaki galat ifade.

Yazı bugün bitecekti ama dün bir evlât bana tüm samimiyeti ile , anahtarını kilit içinde kırdığını ve artık kapıyı o şekilde açıp kapattığını ve “- Bizim bu durum ve halimiz hiç mi düzelmeyecek?” diye sormuş. Ne yazıktır ki; OtuzBeş yaştan aşağıya doğru neredeyse herkesin, bütün konulardaki halleri, tek kelime ile VAHİMDİR! Sual sorulacak merci ise ben değilim. Bu milletin tüm fertleri: İsmet Paşadan bu yana kadar gelmiş geçmiş tüm devlet adamlarına, tüm siyasilere, tüm darbecilere ve lâikliği bir nevî din sayanlara, ibadet inanç ve düşünce özgürlüğüne karşı çıkanlara, Türk kültürünü yok etmek için çalışanlara, yakın tarihimizi yalanlar silsilesi olarak bizlere okutanlara, Türkçe’yi YüzEli kelime ile konuşulamaz ve anlaşılamaz hāle getirenlere, bütün arşivleri yok edenlere, önüne gelen her serveti hortumlayanlara, her önüne gelene asılsız iftiralarda bulunanlara, milleti fişleyenlere ya da işkence edenlere, Atatürk’ü tanımadan Atatürk’ü putlaştıranlara hattā “çü” olanlara, Hukuk devletini guguk devleti şekline dönüştürenlere bu suali sormak gerekir. Sualin esas şekli de şu şekil olsa gerektir. “- Ey haddini ve kendini bilmezler, bizi tornadan çıkma tek tip hāline sokmak isteyişinizin (bugünlerde anlaşılmaya başlanan) ana sebebi ne idi? Ve bu durumu sonraki nesiller için, neyinizle telâfi etmeniz mümkün olabilecektir?!.

Eşref-i mahlukat, her zaman nefsinin ve kendinin ilerisinde, ihtiyaç fazlası müsrifçe taleplerle yaşar. Ancak elde ettiğini doğru kullanma yeteneğini bir türlü geliştiremez. Ceep’ti bipti, karıydı veletti, telefondu çantaydı, sigaraydı kocaydı, paraydı puldu derken, her ikisi de kaçırılan ceep’lerinde iki açık telefon olduğunu polise bildirmiş olsalardı. Cep telefonları izlenebileceği için, hiç değilse jeep’lerine sökülmeden ulaşma imkânları olabiliri. Bir dahaki sefere, akıl ederler herhalde. (Ümit ederim ki; yarın anahtar konusu bitecek.)

Anahtar(!) Sadece ufak bir araç. Görevi muhtelif kilitleri açmak. Ve fakat varlığı ciddi bir simge. Beşerin eşref-i mahlukat mı, yoksa insan-ı kâmil mi olduğuna dair boyundan büyük bir gösterge?!. Anahtar birleştiği ve açtığı kilide göre değer bulan bir vasıta. Oysa kilit açılsa da açılmasa da bir vasat. Buna göre: Kilit her zaman dişi. Anahtar ise her daim erkek. Dolayısı ile birliktelikleri fevkalâde saygın ama aslā sıradan basit ve müptezel değil. Kilit ardındakini ciddi bir emniyet ile koruyan olgu. Anahtar ise o arda nüfuz etme yetisi yetkisi, kabiliyet ve görevi olan sorumlu. Kilit bir fasit anahtar ise müteharrik. Anahtar muktedir ama mütecaviz değil. Kilit ise, mutaassıp ama mürteci değil. Her ikisinin birleştiği noktanın ardında neş’et eden her ne vār ise, insana dair.

Bir gemi için liman her ne ise; bir anahtar için de kilit odur. Zîrā, anahtarın kilit ile birleştiği noktanın ardında ve ilk başta: Bütün şahıslar için güven vardır. Orada bir annenin şefkati, bir babanın adāleti, bir çiftin sevdāsı, kundaktakilerin eğitimi, evlâtların itaati, birbirleri ile olan düzgün münasebetleri, bir kadının mahremiyeti, bir erkeğin şerefi, gençlerin istekleri, büyüklerin küçüklerine karşı saygısı, küçüklerin büyüklerine karşı sevgisi, ailenin her gece iştahla bir araya geldiği Tanrı sofrasının nimetleri, o sofranın unutulmaz fikir alış verişleri, tatlı tatlı tartışmaları, kahkahalar, sohbetler, hüzünler, hıçkırıklar, aşklar, başarılar, hatırālar, muhabbetler, bir ailenin bütün sırları ve en önemlisi de Yaradan’ın rahmet, bereket, inayet ve himmeti vardır. Bu münasebetle her anahtar, kilidinin arkasındaki bu ve daha fazlası değerler sebebi ile, kutsi bir emanet gibi korunmaya fazlası ile değer. Ne olur sevgili insanlar, İnşâallah Sizler de anahtarlarınıza bu değerleri yükleyerek sahip çıkarsınız. Bu arada mesajlarında değinenler için bir açıklamada bulunayım ki; Hiç bir gönlün anahtarı yoktur. Yaradan gönül kilitlerine ayrı ayrı şifreler koymuştur. Ve o şifreleri açabilenlere de ne mutludur. 

Haydar Volkan
 

 TürkSpace Site Yöneticisi OwnSkin Preview

hewalist

 
 

 

Yanıt Yolla

Copyright © 2007-2010 TurkSpace, Inc. All rights reserved.