Bir devlet başkanının, halkının Türkçe kullanmasıyla ilgili buyruğunun bayram coşkusuyla kutlandığı bu ülkede, yasa metninin bir önceki Cumhurbaşkanı tarafından “Türkçesi bozuk” gerekçesiyle geri gönderilmesi önemsenmedi, haber niteliği bile kazanamadı. Bugünlerde hazırlanan bir yasa metnindeki Türkçe özensizliği ise “skandal” boyutuna ulaştı. Türkçe Olimpiyatları sarhoşluğunun yaşandığı Türkiye’de köşk tarafından onaylanan kanundaki Türkçe yanlışlığı da görmezlikten geliniyor nedense. On ayrı komisyon ve onaydan geçtikten sonra cumhurbaşkanlığınca onaylanan metinde geçen, “hırsızlık, rüşvet gibi suçlardan mahkûm olmak” söz grubundaki “olmak” sözcüğünün, doğru biçiminin “olmamak” olduğunu kimse göremiyor. Üstüne üstlük, onaylanan metin Meclis üyelerine de okunmuş. (Haberin ayrıntıları için bkz. Radikal, 12 Haziran 2008) Türkiye dışındakilerin, yabancıların güzel Türkçe kullanmalarına sevinmek, ana dili Türkçe olanların Türkçeyi özensiz kullanmalarını örtbas edebilir mi?
Türklerin komşularıyla ilişkilerine bakılırsa Türkçenin tarihsel gelişimi sürecinde dildeki yozlaşmanın Göktürk Anıtları’na dek uzandığı anlaşılıyor. Kaşgarlı Mahmut’un Türkçe çabaları, Karamanoğlu Mehmet Bey’in, devletin de Türkçe konuşulması için “bundan böyle…” sözleriyle başlayan buyruğu, on dördüncü yüzyıl şairi Âşık Paşa’nın, “Türk diline kimse bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi” sitemi, on beşinci yüzyıl Çağatay şairi Ali Şir Nevai’nin, kolay buldukları için şiirlerini Farsça yazanları “Türkçenin Farsçaya bu derece üstünlüğü varken” uyarısı, Atatürk’ün, dilin zenginliğine “şuurla işlenme” kuralıyla ulaşılabileceğine vurgu yapması… Bütün bunlar, ana dilimizin, varlığını sürdürdüğü bu toplum içinde ne denli bir tehdit altında olduğunun açık göstergesidir.
Araştırmalar artıyor, özensizlik azalmıyor
Türkiye’de Türkçe konusunda sayıları azımsanmayacak akademik çalışma var. Onlarca üniversitenin Türkçe ve edebiyat bölümlerine yenileri ekleniyor. Yazı, kitap, toplantı vb. etkinliklerin sayısı arttıkça artıyor. Böyle olmasına karşın Türkçe özensizliği azalmıyor ne yazık ki. Türkçe'nin gerek yazılı gerekse sözlü anlatımındaki savurganlık ve sorumsuzluk toplumun genlinde kanıksanır bir duruma dönüşürken doğru/güzel Türkçe kullanımının, sınavlara giren adayların “anlatım bozukluğu” başlıklı sorunu olmakla sınırlandırılması şaşırtıcı.
Türkçe Olimpiyatları 17 ülkenin katılımıyla başlamışken 2008’de 110 ülkeden 550 gencin katılımıyla gerçekleşti. Ağzımızda “annemizin sütü” Türkçe'nin tadını başkalarının tattığını görmek bu dilin sorumlu sahipleri için bir mutluluk kaynağı. Türkiye Türkçesini kullanma isteği ve becerisi yanında organizasyonun görüntüsü, dileyenleri mest etti adeta. Organizasyon bitti; Türkçenin çirkinleştirilmesine neden olan bildiğimiz yanlışları okumaya devam ediyoruz.
Türkçe Olimpiyatları’ndaki becerileriyle alkış alan geçlerin bizdeki akranı liseli gençlere, organizasyondan birkaç ay önce konferans veren Türk Dil Kurumu Başkanı’nın “Teste dayalı sınav sistemi öğrencilerde söz varlığını kısırlaştırdı. Çocuklar, cümle kurmak yerine ya tek kelime ile konuşuyor ya da kafa sallayarak ‘cık’ diyor”. sözlerindeki çaresizlik, iş yerlerinin adını değiştirerek Türkçeleştirenlere verilecek ödüllerin geçici mutluluğuyla giderilecek gibi görünmüyor.
Yasalardaki dil yanlışları ve yetişkinlerin yetersizliği
Yasa metinlerindeki dil yanlışlıkları, Türkçe yetersizliğinin/özensizliğinin gençlerle sınırlı kalmadığını; aksine yetişkinleri ve özellikle de okumuşları sardığını açıkça göstermektedir. Gençlerin olduğu kadar yetişkinlerin -gazete(ci)lerin, siyasetçilerin, televizyon(cu)ların, yazarların, öğretmenlerin, akademisyenlerin, hukukçuların, teknik elemanların, doktorların vb.- de ana dillerinin yazılı ve sözlü anlatımıyla ilgili pek çok eksiklikleri vardır; ancak bunlar “sınav” kapsamında olmadığı için gözden kaçı(rılı)yor.
Türkçenin dil bilgisi öğretimiyle ilgili konularda üniversite yetkilileri bile anlaşamamış. Dilimizin, doğru yazılış kuralları için hepimizi bağlayan bir yazım kılavuzu bile oluşturamadık henüz. Medyanın özensiz, kuru Türkçesi kulaklarımızı tırmaladıkça konuşanları artıyor. Tanınmamış, yeniyetme yazarları ve onların kitaplarını yayımlayanları bir yana bırakınız, resmi kurumların yayımladığı kitaplarda ve akademisyenlerin yazdıklarındaki yazım/anlatım bozuklukları, ÖSYM için uzun süre yetecek potansiyel soru malzemeleridir.
ÖSS: Ölürsem Sorumlusu Sensin
Ana dilinin öğretimiyle birinci derece ilgili bakanlığın hazırladığı 50 sayfalık genelgede 55 Türkçe yanlışı bulan ve bunu haber yapan (Betül Kotan, Radikal, 20.03.2008) gazetecinin, herhangi bir tepkiyle karşılaşıp karşılaşmadığı, kendisine bir cevap verilmişse eğer yanlışlar için ne tür gerekçelerin gösterildiği merak edilmez mi? Konu gerçekten önemlidir, savsaklanacak yanı yoktur.
Yasa metnindeki yanlışlığa dönersek, olmak ya da olmamak, gözden kaç(ırıl)mış küçük bir ayrıntı sayılarak geçiştirilip bürokratik bir hamleyle düzeltilebilir. Peki ya onca komisyon ve onaydan geçtikten sonra en yüksek makam tarafından onaylanan metindeki Türkçe yanlışlığını, ÖSS adayı onca stresin içindeyken altmış saniyelik sürede yaparsa olmak ya da olmamak ne anlama gelir acaba? Yoğun bir tempoyla bir yıl boyunca sınava hazırlanan adayların, ÖSS’nin açılımını “Ölürsem Sorumlusu Sensin” diye yazdığından haberiniz var mıydı?
Konfüçyüs, devlet adamı olsaydı işe “dili düzeltmekle” başlar mıydı dersiniz?
* Rize Anadolu Öğretmen Lisesi Edebiyat Öğretmeni
hasanozturktrb@hotmail.com